BİTLİS'TE BEŞ MİNARE
Dideban köyünün yerlilerinde akıl almaz bir umarsızlık peyda olmuştu. Rus ordusu Bitlis’e değin geldi diyorlardı. Taş üstüne taş, baş üstüne baş komadıkları söyleniyordu. Nitekim bunu duyan köylüler yazıklanıyor, Bitlis’te şehit düşenler için ağlaşıp yas tutuyorlardı. Kimisi Dideban köyünden kaçmak yerine Bitlis’teki yakınlarının yaşıyor olabileceği umuduyla oraya gidip onları sağ salim yanlarına almayı düşünüyordu. Ancak Osmanlı ordusunun yenik düştüğü Ruslara karşı orada can vermekten gayrı ne yapabilirlerdi ki?
“Niye ağlıyorsun oğlum?” diye sordu kadın telaşla. “Korkma, Mustafa Kemal Paşa varken kimse bu yurda elini kolunu sallayarak giremez. Pek yakında Rus ordusunu da def edeceğizdir.”
“Bilirim ana, bilirim,” diyen oğlan toparlanmaya çalıştı ancak olmuyordu. Nasıl toparlansındı? O ağlamasın da kimler ağlasındı?
“Haydi, oğlum. Sil şu gözyaşlarını allasen,” dedi anası şefkatle. “Salih Ağa görmesin seni böyle.”
“Varsın görsün ana!” diye onu paylayan oğlan içindeki dürtüyü bastıramadı ve hıçkırıklara boğulayazdı. “Asiye’m o Rus ordusuna kurban gitmişken ben ağlamayayım da kimler ağlasın ana, ha?”
Delikanlının anası şimdi anlıyordu meselenin aslını. Çoban oğlunun koyun güttüğü Bitlis’te görüp vurulduğu Asiye’yi yitirdiğine ağlıyordu güzel oğlan. Anası bu kez oğlanın gözyaşını dindirmekten vazgeçip ona şefkatle sarılarak başını okşamaya başladı. Bitlis’i, şehitleri ve kayıpları düşünüp kederlenen anası da inci tanesi gibi gözyaşlarını akıtıp içli içli ağlamaya koyuldu.
Salih Ağa eve geldi miydi ikisini de öylece ağlar biçimde görünce gözlerinin yaşarmasına karşı koyamadı. Ancak Dideban’ın ağası olarak ağlamayı kendine yediremediğinden gözyaşlarını silip dimdik ikisinin karşısına geçti.
“Ne ağlaşırsınız böyle?” dedi sert bir sesle. “Hele Hasan, sana ne oluyor? Koskoca delikanlı olmuşsun, yakışır mı sana mızırdanmak?”
“Oğlanın üzerine varma Salih Ağa,” dedi anası kibarca.
“Yahu bugün Rus ordusu topraklarımızdaysa yarın altında olacaktırlar,” dedi adam kendine güvenir bir biçimde. “Hadi kalkın, toparlanın! Ağlanıp sızlanmayın!”
“Oğlum, kuzum üzülme artık,” dedi anası, Salih Ağa evin önüne çıktığından yeniden baş başa kalıp konuşadurmuşlardı. “Hem belki yavuklun kaçmıştır, kurtulmuştur, Hakk’ın rahmetine kavuşmamıştır. Ha, kuzum?”
Oğlan yaşlı gözlerini silip anasına umutla baktı. Belki de onun dediği gibi olmuştu. Yavuklusu, sevdiceği, Asiye’si belki de güçbela kaçıp kurtulmuştu. Olamaz mıydı?
“Ana ben Dideban Eteği’ne gideceğim,” dedi delikanlı kararlılıkla.
“Ne diyorsun oğlum?” diyerek afalladı kadın. “Ya başına bir hal gelirse? Ne yaparım ben kuzum? Allasen gitme, kal. Bak, hele bir Yolyazı’na varalım, ortalık bir durulsun, Asiye’ni bulursun yavrum.”
“Olmaz ana, olmaz!” dedi oğlan sertçe. “Asiye’m ya umarsızca kalakalmışsa, yaralıysa ve dahi yardım bekliyorsa?”
“Ama oğlum...”
Anası oğluna diyecek bir şey bulamaz oldu çünkü delikanlının ona kulak asmayacağını, kafasına koyduğunu yapacağını anladı. Nitekim yeniden gözyaşlarına boğulan kadın, bir de oğlunun yasını tutmaması için Allah’a yalvardı, yakardı.
“Baba ben Dideban Eteği’ne varacağım,” dedi delikanlı. “Bitlis’te sağ kalan var mıdır, durum nedir diye bakınacağım.”
“Ne diyorsun Hasan?” diye çıkıştı Salih Ağa. “Güvenli değildir. Gitme, kal burada. Yolyazı’na gideceğiz.”
“Baba!” dedi delikanlı sertçe. “Sözümü işit. Siz varın yolunuza. Ben yaralı olan, sağ olan vardıysa onları Yolyazı’na getireceğim. Kulaktan dolma haberlere inanıp orada canıyla cebelleşen kişileri terk mi edelim?”
“Madem öyle ben de seninle geleceğim,” dedi babası.
“Hayır,” dedi kendinden emin biçimde. “Sen köylülerin Yolyazı’na gönderilmesiyle ilgilen. Anam sana emanet ola.”
“Dideban Eteği’nden dönene dek bekleyeceğim,” dedi Salih Ağa. “Birlikte gideceğiz Yolyazı’na.”
“Peki baba,” dedi delikanlı. “Allah’a emanet ol. Anama göz kulak ol, e mi?”
“Merak etme oğlum,” diyen adam bir süre oğlunun güzel yüzüne baktı. Sonra dayanamayıp oğluna sıkıca sarılıp “Kendine dikkat et Hasan,” dedi. Babasının ardından evden elindeki çıkınıyla ayrılan anasına da sıkıca sarılan genç delikanlı, Dideban Köyü’nden ayrılan yerlileri izleyip yoluna döndü. Yüksekçe Dideban Eteği’ni hızla tırmanırken kimi soluk soluğa kaldı, kimi de kedere boğulayazdı. Ancak içindeki umutsuzluğa yenik düşmek yerine ona direnerek, Asiye’sine kavuşacağına inanarak yol alamaya devam etti.
Dideban Dağı’nın tepesine varan genç gördüğü görüntüyle âdeta yıkıldı. Bitlis’te beş minareden başka bir şey kalmamış, kentteki tüm evler yıkıntıya dönmüştü. O evlerin içindeki herkesin öldüğüne neredeyse emin olan Hasan’ı derin bir üzüntü bulutu kaplarken çocuk yıkılmak yerine içgüdülerini baskılayarak Bitlis’e inmeye koyuldu.
Evleri, ağaçları ve sokakları tarayıp etrafı kolaçan ederek ortalıkta dolaşan Hasan, sapsağlam kalan beş minareden birinin tepesine çıktı. Herhangi bir hareket var mı diye kenti gözleyen genç, esintisiz havada kıpırdayan birkaç ağacı görünce minareden ışık hızıyla indiği gibi o tarafa yöneldi. Ağaçların arasında birisi vardı. Bir kadına benziyordu.
“Bacım iyi misin?” diye seslenen Hasan, yavaş yavaş yüzüstü yatan kadına yaklaştı. “Bacım?”
Yüzüstü yatan kadın birazdan kıpırdanıp ayaklanınca Hasan, afallayarak ona bakındı durdu. Apak eğindirikli, aynı renkte şallar giyen ve insana ait olmayacak düzeyde tanrısal bir yüzü olan melek gibi bir kadındı bu. Ne Bitlisli ne de dünyalı gibi bir hali vardı. Sanki yaradan yollamıştı onu. Hasan bir süre büyülenmişçesine izlediği bu kadının kim olduğunu ya da ne olduğunu çözemedi.
“Bacım sen kimsin?” dedi tiz bir sesle.
“Ayızıt,” dedi hiçbir insanoğluna ait olmayacak düzeyde hoş, güzel ve ince bir ses tonuyla.
“Sen nesin? Burada ne yapıyorsun Ayızıt Bacı’m?” diye sordu delikanlı.
“Sana yardım etmek için buradayım iyi yürekli oğlan,” dedi gülümseyerek.
“Nasıl yardım edeceksin ki?” diye sorunca oğlan, Ayızıt göz açıp kapayıncaya dek yok oluverdi. “Ayızıt? Bacım? Nereye gittin?”
Bir süre Ayızıt denen kadını arayan Hasan, sonunda sanrı gördüğüne inanarak onu aramaktan vazgeçti. Bununla birlikte sevdiceği Asiye’nin evini ve daha nicelerini kolaçan eden delikanlı, ne yavuklusunun öldüğüne ilişkin bir kanıt bulabildi ne de kızın hâlâ sağ olduğuna ilişkin bir belirti. Nitekim kederle, korkuyla ve üzüntüyle birlikte gerisingeri Dideban Eteği’ne vardı. Umarsızca yürürken ardına baktığında Rus ordusunun o tarafa doğru hareketlendiğini görünce telaşa kapılıp hızla dağın tepesine doğru koşturdu. Doruğa vardığında sıcak yaz günü birden soğuk esintilerle bezenmeye başladı. Önce hafif bir esinti olarak başlayan, sonra kasırgaya çeviren hava Rus ordusunun geri çekilmesine yetti.
Dideban köyüne yaklaşan Hasan, babasının uzaktaki suretini gördü. Yaşlı gözleriyle ona bakarak “Kentte yaşama ilişkin hiçbir iz yok! Yalnızca beş tane minare ayakta kalmış!” dedi. Buna karşı kederlenen Salih Ağa, diz çökerek ağıt yakmaya başladı.
“Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan, beri gel. Yüreğim dolu yâre, beri gel oğlan, beri gel.”
Kasırga dinerken atlarına binip Dideban köyünü terk eden baba oğul bir yandan birbirlerini sağ salim bulduklarına seviniyorlar, bir yandan Bitlis’teki kıyımı düşündükçe kahroluyorlardı. Hasan ise bunlara ek olarak Asiye’sini bulamamasından ötürü kendini yiyip bitiriyordu. Neredesin Asiye’m?
Yolyazı’na varan Salih Ağa ile oğlu köye girdiğinde Hasan’ın anası oğlanın boynuna atılıp onu kucakladı. Salih Ağa diğer ağaların yanına giderken Hasan, içli içli ağlamaya başladı. Anası oğlunu sakinleştirmeye çalışırken duyduklarıyla o da mahvolup gözyaşı dökmeye başladı. Böylece o gün Yolyazı’na Bitlis’te beş minarenin kaldığı haberi yayıldı. Kimi ağıtlar yakarken kimi de Mustafa Kemal Paşa’nın düşmanı def edeceği günü beklemeye başladı.
Hasan ise Asiye’nin durumundan habersiz olduğu için yüzü gülmez, gözyaşları dinmez oldu. Sonraları Salih Ağa da oğlanın durumunu öğrenince delikanlının ağlamasına da üzülmesine de karışmadı, kızmadı. Sonuçta gönüldü bu, yüreği yaktı mıydı kimseye kulak asmazdı. Hasan da babasının bunca yıldır söylediği “erkekler ağlamaz” sözüne öyle uyum sağlamıştı ki küçücük bir çocuk gibi hıçkırıklarla ağlarken kendini ayıplamadan edemiyordu. Gerçi sonraları bu durumu kanıksamıştı. Asiye’ye kavuşmadığı sürece de buna alışacak gibi görünüyordu.
Günlerden bir gün Mustafa Kemal Paşa’nın haberi geldi. Rus ordusunu Bitlis’ten def etmiş, onları Van Gölü’ne değin sürmüştü. O haberin ardından yalnız kalmak için sürekli ormana giden Hasan, onu görmüştü. Bitlis’te gördüğü o tanrısal sureti olan kadını. Ayızıt’ı.
“Ayızıt Bacı’m?” diye seslendi Hasan. “O gün kayboldun, gittin. Sanrı gördüm sandım. Hani yardım edecektin?”
“Seni götürmeye geldim iyi yürekli Hasan,” dedi kadın eşsiz sesiyle. “Benimle gel.”
“Nereye götüreceksin ki?” diye sordu Hasan afallayarak.
“Van Gölü’ne,” dedi Ayızıt. “Atını hazırla. Seni orada bekleyeceğim.”
“Dur! Dur!” diyen Hasan telaşlanıverdi. “Ne diye gideceğim oraya Ayızıt Bacı? Hele bir deyiversen?”
“Yâri anlatmaya sözcükler yeter mi iyi yürekli Hasan?” diye sordu Ayızıt. “Ya sevgiyi, seviyi? Sözcükler yeterli midir sevgiyi anlatmaya?”
“Ne demek istiyorsun bacım?” diye sordu Hasan, anlamaz anlamaz bakındı kadına.
“Ne demek istediğimi biliyorsun iyi yürekli Hasan. Dediğimi yapacak mısın? Van Gölü’ne gidecek misin?” diye sordu narince.
“Peki, peki,” dedi Hasan.
“Ancak ananla babana bir Allahaısmarladık demeden gitme iyi yürekli delikanlı, e mi?” dedi Ayızıt, ardından geçenki gibi yok oluverdi.
Anasına ve babasına sıkıca sarılıp onlara pek bilgi vermeden atına atlayan Hasan, Van Gölü’ne sürdü. Göle vardığında kıyıdaki Rus erlerini gördü. Hepsi boğularak ölmüş gibi görünüyordu. Rusların olduğu yerlerdeyse şimdi çiçekler, otlar bitmiş olduğundan havaya hoş bir koku yayılıyordu.
“Geldin!” dedi bir ses. Hasan eşsiz görünümlü Ayızıt’ı görmeyi beklerken Asiye’yi gördü. Kapkara kömür saçları, akça teni ve ona derin bir sevgiyle bakan gökçe gözleriyle sevdiceği karşısındaydı. Asiye’si ölmemişti! Yaşıyordu!
“Asiye’m!” diyen Hasan kıza sımsıkı sarıldı. Onu kokladı, saçlarını okşadı ve yanaklarına tatlı öpücükler kondurdu. “Bunca zaman neredeydin Asiye’m?”
“Gelmeni bekledim Hasan’ım!” deyip gülümsedi kız.
“Buraya nasıl kaçtın bir başına?” diye sordu Hasan kaygıyla.
“Ayızıt getirdi,” dedi gülümseyerek. Ardından Van Gölü’ne doğru döndü. Ayızıt gölün üzerinde yürüyormuş gibi onlara doğru ilerliyordu.
“Sen... onu tanıyor musun? Kim o?” diye sordu Hasan, kadın ağır ağır onlara doğru geliyordu.
“Tanıyorum,” dedi kendinden emin bir biçimde. “Bizi götürecek.”
“Nereye?”
“Oraya!” diyerek gölü işaret etti. Hasan bir şey diyemedi. Asiye, Ayızıt’ın ardı sıra göle doğru ilerlerken Hasan da onları izledi. Yavaş yavaş Van Gölü’ne girdiler. Birazdan gölde bir kıpırtı oluştu. Çok geçmeden göldeki dalgalar duruldu, Van Gölü pürüzsüz güzelliğiyle kalakaldı. Ayızıt da Asiye de Hasan da göçmüş, gitmişti.
Sevdiğim benden kaçma, beri gel oğlan, beri gel.
Haftalar sonra Yolyazı’na yan yana iki mezar dikildi. Hüseyin kızı Asiye’nin ve Salih oğlu Hasan’ın mezarlarıydı bunlar. Zavallı kızın ardından ağlayacağı ailesi kalmamıştı ancak Hasan’ın ardından anası da babası da perişan olmuştu. Oysa bilmiyorlardı ki bu iki birbirini seven genç öbür dünyada kavuşmuş, mutluluğa ermişlerdi.
- Ozan Mergen -

Yorumlar
Yorum Gönder