KOZMOPOLİTLER
Kızılay Meydanı tıklım tıklımdı. Polisler, haberciler ve yerliler meydanın ortasındaki ölü bedenin etrafını sarmışlardı. Polisler bir yandan halkı oradan uzaklaştırmaya, bir yandan da çıplak bedeni ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Ancak haberciler aynı biçimde işlenen bu yedinci cinayetle ilgili bilgi koparmak için ellerinden geleni yapıyorlardı çünkü ülkenin gündemine oturan seri cinayetler, halk için büyük bir gözdağı oluşturuyordu. Öte yandan kimisi öldürdüğü tacizcileri çıplak biçimde meydanlarda sergileyen bu kişiyi içten içe destekliyordu.
Açelya uzaktan olay yerini izlerken gözünün önüne danışanı Utku’nun anlattıkları geldi. 18 yaşında, üniversite sınavına hazırlanmakta olan çocuğu taciz eden eniştesi olacak o soysuzun hak ettiği elbette ki öldürülüp çıplak biçimde Kızılay Meydanı’na konmak değil, dahasıydı ancak Açelya artık acımaması gerekenlere karşı acımamayı bölümü sayesinde öğrenmişti. Her ne kadar kendisini bütün insanların yerine koyup onları anlamaya çalışsa da anlayamadığı, akıl sır erdiremediği yerlerde artık böylesi korkunç bir yola başvurur olmuştu.
Açelya psikoloji bölümü gereği staj yaptığı hastaneye gitti. Birkaç danışanının ardından Ankara’daki iki arkadaşıyla buluşacaktı. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi memleketleri Höyüklü’de birlikte okuduklarından hiç ayrılmamış, araları açılmamıştı bu arkadaşlarıyla. Her ne kadar diğer arkadaşları İstanbul ve Eskişehir’e dağılmış olsalar da onlarla da bağları kopmuş değildi. Hâlâ eskiden olduğu gibi bir gruptular.
Açelya, Hakan ve Deren’le okuluna yakın bir kafede buluştu. Hakan da Deren de derslerinin zorluğundan ötürü yüzlerine yerleşen uykusuzluğu ve giysilerindeki karalığı barındırmaya devam ediyorlardı. Ne kadar kimya mühendisliği okuyor olsalar da dışarıdan konservatuar okuyan iki sevgili gibilerdi. Konserden konsere, bir etkinlikten diğerine gidiyormuş izlenimi veren görüntülerinin tersine ikisi de ev kuşu denecek düzeyde kalabalıktan ve etkinliklerden uzaktı.
“Nerelerdesin sen Açelya?” deyip kızın üzerine atıldı Deren. “Biz yoğunuz falan da sen eskiden böyle değildin ya!”
“Selam Açelya,” dedi Hakan, Açelya’yla yumruk tokuşturup oturdular.
“Öyle,” deyip sustu Açelya. Deren ve Hakan ise tedirgin gözlerle kafeyi süzen kıza dik dik baktılar. Hakan’la Deren bugün her zamanki neşeli gülümsemesini takınmadığını fark ettikleri kıza meraklı ve sorgucu gözlerle bakmaya başladılar.
“Ee?” diye sordu Hakan dayanamayıp. “Bir sorun mu var? Bir şey anlatacağım dediydin Açelya.”
“Burada olmaz,” dedi Açelya. “Soğuk bir şeyler alıp ilerideki parka gidelim. Orası genelde sakin olur.”
Üç adet içecek alıp hesabı ödeyince kafeden çıkıp az ilerideki parka gittiler. Ağaçların ve fıskiyelerin arasında ilerlerlerken aşırı sıcaktan ötürü bu saatlerde buraya kimsenin uğramadığını anladılar.
“Şimdi beni iyi dinleyin,” deyip derin bir soluk aldı Açelya. “Şu haberlerde gösterilen cinayetler var ya...”
“Ee, ne olmuş ki? Bana kalırsa bu katil esaslı adammış. Ülkedeki pislikleri temizliyor işte daha ne? Adaletin yapmaktan gocunduğunu bu adam yapıyor!” diye atıldı Hakan.
“Devam et sen,” diye onu uyardı Deren. Kısa bir sessizlik olunca Deren üsteledi: “Açelya? Hadi!”
“Tamam be Deren!” deyip kaşlarını kaldıran Açelya yeniden soluklanıp söze girdi: “İşte o katil… o benim!”
“Ne? Sen misin?” diyerek ikisi de kalakaldı ve birbirlerine hem hayretle hem de dehşetle bakındılar. “Şaka mı bu?”
“Değil Deren!” deyip yükseldi Açelya, düşündüğünden daha zor olmuştu bunu açıklaması.
“Kızım sen ciddi misin? Anlat ne var ne yoksa!” diye üsteledi Hakan.
“Staj gereği terapilere giriyorum ya. Başlarda çok nesnel ve dingindim ama sonraları... Öyle vakalar vardı ki, tüylerim ürperdi! Taciz tecavüz gırla... Dayanamadım. Ne bir şey yapamadan onları dinlemeye ne de onların hiç suçsuz böylesine yaralanmalarına dayanabildim! Terapide onları büyük bir soğukkanlılıkla dinliyordum ama onlar çıktığında hüngür hüngür ağlıyordum,” deyip ağlamaya başladı Açelya. Hakan ve Deren soğukkanlılıkla işlenen yedi cinayetin sorumlusuyla konuştuklarına inanamıyorlardı. Açelya ve adam öldürmek...
“Sakin ol Açelya,” deyip ona sarılan Deren bir süre onun dinginleşmesini bekledikten sonra sordu: “Bunu bize neden şimdi anlatmak istedin Açelya?”
“En önemlisi de bu ya,” deyip ikisine gergince bakındı. “Höyüklü’den Doğa Karal vardı. Bizden birkaç yaş büyüktü, sürekli bizimle gezerdi.”
“Evet, çok iyi arkadaştık,” dedi Deren. “Ne olmuş ona?”
“İşyerinden birinin tacizine uğramış!” deyip daha da şiddetli ağlamaya başlayan Açelya’ya Deren de eşlik edince Hakan oflayarak kafasını Deren’in omzuna gömdü. Bir süre öylece kalakalıp olayın şokunu atlatmaya çalıştılar. “Dün beni aradı. Ankara’da çalışıyordu ya işten izin alıp Höyüklü’ye dönmüş birkaç gün önce. Psikolojisi çökmüş durumda olduğundan onunla konuşmam iyi gelir diye düşünmüş.”
“Neler anlattı sana?” diye sordu Hakan çekingenlikle.
“Nasıl olduğundan söz etti. Sonra kendine zarar vermeye çalıştığını söyledi. Başka kimseye anlatmadığını, bunu yalnızca bana açtığını söyledi,” diyen Açelya gözyaşlarını dindirip içeceğini yudumladı.
“Şerefsiz adam!” diyen Deren elindeki karton bardağı sıkıp durdu. “Bu kız da bir mutlu olamadı. Önce şirketten şirkete iş aradı, sonra evlendi de kocasını kaybetti... Neyse!”
“Ne yapacağız Açelya?” diye gizemli bir sesle soruverdi Hakan, sanki alacağı yanıttan korkuyormuş gibi bir havası vardı.
“O... şerefsizi... öldüreceğim!” diye parladı Açelya. Deren de onaylarcasına başını sallayınca Hakan, “Öldüreceğiz!” diye düzeltti onu.
“Ama nasıl?” deyip çevresini izlemeye başladı Deren.
“Sahi sen nasıl?..” derken duraladı Hakan ancak Açelya onun ne demek istediğini anladı.
“Mesleki prosedürlerime aykırı ancak bu iğrençliği yapan kişileri danışanlarımdan öğrenip takip ediyordum. Sonra onları işletip yalnız yakalamaya çabalıyordum. Ardındansa... televizyonda gördüğünüz gibi,” diye anlattı Açelya. Bir yandan bu canileri öldürdüğü için mutlu, bir yandan da cinayet işlediği için utanç dolu gibi görünüyordu. Oysaki kim derdi ki en kurnaz, en nazik, en hoşgörülü arkadaşları katil olsun? Demek ki er ya da geç insanlar dünyanın kötülüğü dedikleri asıl cehaletin, azgınlığın ve hoşgörüsüzlüğün kötülüğüne karşı çözümler üretilmeyince bir çıkar yol buluyorlardı.
“Diğerlerine de haber vermeliyiz,” dedi Hakan. “Doğa hepimizin dostuydu.”
“Haklısın,” dedi Deren. “Kozmopolitler olarak yeniden toplanalım.”
Höyüklü’de çok sıkı dostlarken daha kendilerine kozmopolitler derlerdi. Hem etnik kökenlerinin farklı olmasından hem de hepsinin farklı bir ilgisinin bulunmasından ötürü böyle bir ad koymuşlardı. Hepsi farklılıklara karşın insan çatısında birleşmek ne demek biliyordu. Irk, din, dil, renk, cinsiyet, cinsel yönelim ayırt etmeksizin insan olduklarını çoktan kavramışlardı. Hepsini yalnızca bir şey birbirlerine bağlıyordu: Karşılıksız, beklentisiz ve salt bir sevgi.
“Bilmem ki,” dedi Açelya gönülsüzce. “Çoğu önemli işlerini yarım bırakmak durumunda kalabilir. Biz bile yakın üniversitelerde olmamıza karşın sık görüşemiyoruz.”
“Öyleyse akşam hepsini arıyoruz ve durumu anlatıyoruz,” dedi Hakan. Açelya bir süre düşünceli biçimde etrafı izleyip hemencecik atıldı: “Yedi cinayet konusunu buraya gelince anlatsak daha iyi olur.”
“Tamam, öyle olsun,” dedi Deren; ardından Hakan’la Deren okula, Açelya da evine döndü.
Akşamüzeri Açelya, İstanbul’dan Özge’yi ve Eskişehir’den Selin’i aradı. Özge hukuk, Selin ise moleküler biyoloji okuyordu. Açelya ikisinin de en az diğerleri kadar yoğun olduğuna emindi ancak beklediğinin tersine ikisi de bu olay üzerine hemen gelme sözü vermişti. Duydukları özellikle ikisini dehşete uğratmıştı çünkü Doğa Karal önce onlarla iyi arkadaş olmuş, ardından tüm kozmopolitlerle sıkı bir arkadaşlık tutturmuştu.
Deren’le Hakan’sa Eskişehir’den Gökhan’la Irmak’ı ve İstanbul’dan da Cemil’i aradılar. Öğretmenlik okuyan Gökhan ve Cemil çok yoğun olmadıklarını söyleyip diğerleriyle buluşup geleceklerini bildirirken genetikçi Irmak da tez yazıp geleceğini bildirip Doğa adına çok üzüldüğünü deyince Deren ve Hakan, Açelya’ya olanları haber verdiler. Nitekim birlikte bir gün belirledikten sonra Ankara’daki buluşma için gün saymaya ve ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını tasarlamaya başladılar.
Açelya, Hakan’la Deren’in evine gittiğinde daha diğerleri gelmemişti. Üçü bir süre kederli kederli oturup ne yapacaklarını tartışırlarken ardı sıra diğerleri geldi eve. Önce hepsi tek tek birbirine sarılıp öpüştükten sonra rahat koltuklara geçtiler. Deren konuklarının getirdiği yiyecekleri tabaklara koyarken birkaçı ona yardıma geldi. İçecekler ve yiyecekler masaya konunca Açelya gerilimin doruğunda olduğunu duyumsadı.
“Şimdi hepiniz beni dinleyin,” diyen Açelya kızarmaya başlarken Deren’le Hakan’a destek beklercesine baktı. İkisi ona gülümseyince derin bir soluk alıp diğerlerine döndü. “Son zamanlarda işlenen cinayetler var ya, hani çıplak biçimde Ankara’nın önemli yerlerine bırakılan tacizci pisliklerin olduğu.”
“Ee?” dediler hep bir ağızdan.
“İşte onları yapan benim,” deyince Açelya önce suskunluk, sonra gülüşmeler, ardındansa sorgular biçimde birbirine bakışmalar peyda oldu küçücük salonda.
“Bir dakika... bir dakika...” diyen Özge içten içe ürperdi. “Nasıl yani kızım?”
Açelya ikisine anlattığı olayları diğerlerine de anlattı ve yine gözyaşı dökmeden edemedi. Konuşması bittiğinde başta şaşkın olan kozmopolitler sonradan kıza içten içe hak verir oldular ancak yine de cinayet işlediği gerçeğinden ötürü yüzlerindeki gerginlik ve soğukluk gitmedi. Hepsi hâlâ korku dolu ve tedirgindi.
“Yani... Doğa’nın tacizcisini bulup öldürmemiz için buraya geldik,” dedi Selin tek kaşını kaldırarak. “Ah be Açelya! Ne işlere bulaştın kızım ya sen!”
“Ya Selin sen de!.. Kız haklı! Beter olsun hepsi be!” diye yükselen Özge’ye diğerleri de katılıyor gibiydi.
“Bakın,” dedi Açelya dingin bir sesle. “Hakan’la Deren sizi çağırmamı önerdi, tamam mı? Bunu yapmak zorunda değilsiniz ama ben öyle elim kolum bağlı duramam. Kız yarın polise gitse ne olacak? O şerefsiz tutuklanacak mı, yaptıklarından utanacak mı sanıyorsunuz? Hayır! Gene olsa gene yapacak! Pişkin pişkin kadına suç bile atacak! Neymiş efendim kısa etek giyiyormuş da efendime söyleyeyim gece tek başına yürüyormuş da!”
Hiçbiri bir şey diyemedi. Açelya öylesine yükselmiş ve duygulanmıştı ki en sonunda hıçkırıklar içerisinde ağlayarak ayakyoluna gitmek durumunda kaldı. Sözün kısası diğerleri de her ne kadar adam öldürmenin korkunç bir şey olduğunu bilseler de bir yandan da adaletin böylesi geçersiz olması hepsini deli ediyordu. Nitekim kimse bunun üstüne bir şey demedi ve bir plan yapmak için düşünmeye başladılar.
“Öncelikle tacizci alçağın kim olduğu belli mi? Biliyor muyuz adamı?” diye sordu Gökhan.
“Belli,” diye fısıldadı Açelya, Hakan’la Deren yüzlerini kırıştırıp ona baktılar. “Adamımız... Mehmet Altıncılar. Doğa’nın çalıştığı şirketin sahibi.”
“Şaka yaptığını umuyorum,” dedi Hakan şaşkınlıkla. Öbürleri de gözleri fal taşı gibi açık Açelya’ya bakıyorlardı.
“Oha, kızım!” deyip içeceğinden bir yudum aldı Özge. “Bu adam şey değil mi ya?.. Şey Holding... Nedir onun adı?.. Heh! Altıncılar Holding’in sahibi.”
“Evet Özge,” deyip göz devirdi Açelya. Zorlu bir adamla karşı karşıya olduklarını biliyorlardı.
“Abi, nasıl öldürelim o adamı? Çok tehlikeli!” diye ekledi Irmak.
“Of bilmiyorum Irmak!” diyen Açelya telefonunu çıkardı. “Siz konuşadurun ben Doğa’yla konuşacağım.”
Açelya mutfağa gidip Doğa’ya telefon ederken diğerleri nasıl bir çıkmazda olduklarını tartışıyorlardı. Elbette hepsi tacizci birinin ne kadar parası olursa olsun hapislerde çürümesini isterdi. Gelgelelim Türkiye’de varsıl adama adaletin çok da işlediği görülür şey değildi. Nitekim onlar da bu adamın yalnızca öldürülerek ortadan kaldırılacağını biliyorlardı. Suç duyurusunda bulunmak hiçbir çıkar yol sağlamaz, öte yandan kendileri bile suçlu bulunup hapsi boylayabilirlerdi. Çünkü hiçbiri o adam kadar varsıl değildi. Gerçi bakıldığında bu adamın varsıllığı ölümlü bedenini tüm istekleriyle doyurmaktı. Ancak gerçek varsıllık bu muydu? Yoksa eskileri, bilimi, yazını, müziği ve dahasını bilmek, öğrenmek ve okumak mı gerçek varsıllıktı? Türkiye için hangisi olduğu besbelliydi.
“Ee, ne diyor Doğa? Nasılmış, iyi miymiş? Biraz daha toparlamış mı?” diye ardı sıra sordu Özge.
“Daha iyiymiş,” dedi Açelya dingince. “Yarın Ankara’ya dönüyormuş.”
“Onun yapacaklarımızdan haberi var mı?” diye sordu Gökhan. Açelya başını sessizce sallayıp ekledi: “İlk konuştuğumuzda sürekli onu öldürmekten söz ediyordu. Yedi cinayete sekizincisi eklense diye içerleyip duruyordu. Ben de onun işine bakacağımızı söyledim.”
“Peki ne yapıyoruz öyleyse?” diye sordu Cemil.
“Doğa adamın evinin konumunu söyledi. Ankara’nın biraz dışındaki bir konakta yaşıyormuş. Yalnız yaşıyor, dul,” dedi Açelya. Hemen telefonundan başka bir numara tuşlamaya başladı.
“Kimi arıyorsun kızım?” diye sordu Irmak.
“Bir arkadaş,” deyip mutfağa doğru kayboldu Açelya. Geldiğinde konuştuğu kişinin güvenlikçi ve bilgisayar meraklısı bir arkadaşı olduğunu söyledi. Bu sayede güvenlik kameraları ve işadamının konağındaki kameralar bir süreliğine etkisizleştirilecekti. Hepsine bunu anlattıktan sonra söze girdi: “Bu akşam oraya gidiyoruz. Önce hepiniz kılık değiştirmelisiniz. Bu sabah sekiz tane maske aldıydım. Onları takarız, görünsek bile kimliğimiz saptanamaz.”
“La Casa de Papel gibi ha?” deyip sırıttı Hakan ancak kimse onu tınlamadı.
O akşam hepsi Açelya’nın verdiği farklı giysileri giyinip maskeleri çantalarına attılar. Açelya diğerleri arabaya giderken hepsi için birer bıçak ve eldiven aldı. Ortalığı temizlemek için birtakım temizlik malzemesi ve ek olarak da ölüyü sarmak için bir muşamba aldı.
“Bahçede gördüğünüz birileri olursa öldürmeyin, eterle bayıltın,” dedi Açelya. “Yalnızca Mehmet Altıncılar’ı öldüreceğiz. Öldürdükten sonra onu Eymir Gölü’ne atacağız.”
“Ne alaka kızım?” diye şaşaladı Irmak.
“Ocak ayında Eymir’de seksen kızın ölüsü bulununca bizim okul uzaktan eğitime geçtiydi,” dedi Hakan.
“Bu yüzden orada yeni bir ölü bulunursa onu da Eymir’de yaşayan Al Karısı’nın yaptığı düşünülebilir,” dedi Deren alayla. Bu korkutucu olaydan ve efsanenin bir nevi gerçekleşmesinden sonra bir daha o göle gitmez olmuşlardı.
“Anlaştık!” dedi hepsi. Konağın yakınlarına geldiklerinde hepsi eldivenlerini, maskelerini taktı; yanlarına bıçaklarını, bayıltmak için eterlerini ve sessize alınmış telefonlarını aldılar. Plakayı yolun yarısında kara bantla kapadıklarından konağın dibine kadar girdiler. Şimdi konağın çevresi de bahçesi de yol da gecenin bir yarısı olduğundan boş ve sessizdi. Arabadan atılıp bahçede dağılan gençler sessizlik içerisinde gezindiler. Açelya konağın geniş pencerelerinden gördüğü adamı bahçeye çekmek için gürültü yapınca adam içerideki birkaç hizmetçiye haber vermeden ayazlığa çıktı. Az ilerleyince de Açelya orta yaşlı adamı boğazını keserek öldürdü.
Hemen sonra diğerleri Açelya’nın yanına geldiler. Ölüyü bahçeden dışarıya çıkarıp muşambaya sararak bagaja attıklarında diğerlerinin bayılttığı birkaç güvenliğin ayılmak üzere olduklarını görüp hareketlendiler. Konağın ardından Eymir’e gidip işlerini bitiren gençler giysilerinden, eldivenlerinden, maskelerinden arınıp Hakan’ların evine döndüler.
Birkaç gün sonra tüm kanallar Mehmet Altıncılar’ın Eymir Gölü’nden çıkarılan ölüsünü sunmaya başladı. Diğer yedi cinayetten farklı olarak öldürüldüğü ve göle atıldığı için bunun seri cinayetlerden bağımsız olduğu düşünülüyordu ama kimisi de yedi cinayetle ilintili olduğunu savunuyordu. Öte yandan hiçbir kanıt ya da iz bırakmadıkları açıktı. Çünkü haftalar geçerken ve diğerleri çoktan kentlerine dönmüşken kimse onları arayıp sormadı.
Ancak Açelya bir gün televizyona bakarken ekrana bakakaldı. Sunucu şöyle diyordu: “...Altıncılar Holding’in yeni sahibi, cumartesi günü ölüsü saptanan Mehmet Altıncılar’ın merhum oğlunun eşi Doğa Karal oldu...” O sırada telefonu çaldı. Arayan Doğa’ydı.
“Size minnettarım canlarım,” dedi yapmacık bir sesle. “Kaynatamı öldürerek bana nasıl bir servet kazandırdınız anlatamam!”
Açelya afalladı. Doğa’nın oldubittiye getirdiği evliliğinin, eşinin ölümünün ve kocasının başka biri olduğu yalanının nedeni şimdi anlaşılıyordu. Dost dedikleri Doğa meğer bu şirkete sahip olmak için kurmuştu tüm düzmecelerini.
Kapı çaldı. Gelen polisti.
-Ozan Mergen-


Yorumlar
Yorum Gönder