ÜLGEN HAN’IN EVLATLARI

     Ece ve arkadaşı Aylin ellerinde abur cuburları, öylece oturmuş; Eymir Gölü’nün dingin, dalgasız ve sessiz doğasını izliyorlardı. Bir yandan tıkınıyor, bir yandansa sessizce göle bakıyorlardı. Ece ağır biyoloji derslerinden sonra yalnızca okulunun doğasıyla huzur bulduğundan ev arkadaşı Aylin de ona eşlik ediyor ve gölde bir süre oturup sonra da motora binerek eve dönüyorlardı. 

     Aylin sonunda sıkıldığını belli edercesine iç çektiğinde Ece, “Hadi, gidelim,” dedi. Hemen ayaklanıp yola koyulan Aylin’in ardından Ece göle bir kez daha veda edercesine baktı ve gölde bir kıpırtı gördüğünü sansa da buna aldırmadan arkadaşını takip etti. 

     Motorla yaklaşık on dakikada vardıkları evlerine koşar adım giden Aylin kapıyı açar açmaz koltuğa uzandı ve elindeki felsefe kitaplarını sehpaya koyup kulaklıklarını taktı. Ece ise ona aldırmadan üzerini değiştirip televizyonu açtı ve mutfağa gidip çay suyu koydu. Çay kaynayadururken Ece öylesine kanal değiştiriyordu. Derken gördüğü bir haberle şaşaladı ve televizyonun sesini iyice açıp dinlemeye başladı.  

    “...Gördüğünüz üzere buradaki güller de kurumuş. Bunca bitkinin, ağacın ve çiçeğin aynı anda solması, ölmesi arkasında ne vardır bilemiyoruz ancak yetkililer Ülgen köyünü araştırmak için en kısa zamanda burada olacaktır.”

     Ece elinde kumandayla televizyon ekranına kilitlenince Aylin tırsarak arkadaşına dokundu ve Ece irkilerek kendine geldi.

     “Ne oldu Ece?” diye sordu bir kulağında kulaklık, elinde telefonuyla uyuşuk uyuşuk oturan Aylin. 

     “Ülgen köyü, bu bizim köy,” dedi Ece. “Yıllardır oraya gitmedik ancak orada çok yaşlı, tonton bir ninemiz vardır: Göksel Nine. Gerçi onu en son küçükken bir bayram ziyaretinde görmüştüm, bir daha da görmedim.” 

     “Ee ne olmuş köyünüze?” dedi Aylin umursamazca.

     “Haberi görmedin mi?! Köydeki tüm bitkiler birden solmuş!” diye yükseldi Ece. O sırada çayın fokurdama sesini duyunca mutfağa koştu. Çaydanlığın altını kısıp iki bardağa çay doldurdu ve içeri götürdü. Aylin hemen çayı höpürdetmeye başlamışken Ece’nin telefonu çaldı. Annesi arıyordu.

     “Alo, anne? Televizyondaki haberi söylemek için mi aradın? Aa duymadın mı? Boş ver. Sen niçin aradındı? Evet, küçükken bir kere görmüştüm Göksel Nine’yi. Evet, Ülgen’de yaşayan. Ne?! Allah rahmet eylesin ya çok üzüldüm bak. Nereye gömülecek? Ülgen’e mi? Vasiyeti mi öyleymiş? Çok tuhaf! Olur, olur ben de gelirim Sakarya’ya. Hem orada doğru gitmeyen bir şeyler var. Sonra anlatırım anne, hadi hoşça kal!” deyip kederli bakışlarla Aylin’e döndü Ece. 

     “Ne oldu? Kim ölmüş?” diye ardı ardına sordu Aylin.

     “Dedim ya Göksel Nine diye, işte o vefat etmiş,” dedi Ece ve Aylin’den yanıt beklemeden odasına koştu, çantasına birkaç parça eşya sokuşturmaya başladı.

     “Ne oluyor? Nereye Ece?” diye ardından geliverdi Aylin de.

     “Yarın annemler Sakarya’ya, Ülgen köyüne gidecekler; ben de onlarla olmak istiyorum,” dedi Ece kendine inanamayarak, oysaki sırf onlardan uzakta okumak için Eskişehir değil de Ankara’yı tercih etmişti ancak şimdiki köyün durumu onu epey meraklandırmıştı. Hem bitkisever biri olarak hem de yaşlı ninesinin ölmüş olduğunu duyduğundan oraya gitmeye kararlıydı. Zaten hafta sonuydu, sınavları ve ödevleri de daha yeni bitmişti. 

     “Hemen mi gidiyorsun?” diye sordu Aylin.

     “Bilet bakıyorum. Hah işte! Eskişehir’e 17.05’te iki boş yer var. Sen de gelmek ister misin?” diye sordu Ece. 

     “Yok, almayıyım ben canım. Neyse, hazırlan da seni tren istasyonuna bırakayım.” Ece çantasının fermuarını çekip Aylin’i yanağından öptü ve telefonunu, cüzdanını kontrol ettikten sonra evden çıktılar. Aylin beş dakikada Ece’yi istasyona getirince vedalaştılar ve ardından Ece koltuğuna geçti, kulaklıklarını taktı, camdan dışarısını seyrederek düşüncelere daldı.

     Ece birkaç saate Eskişehir’e vardığında hemen istasyondan çıkıp ailesinin evine gitti. Selamlaşma faslı bitince annesi hemen sofra kurdu, Ece de acıktığı hissine yenik düşüp yemeğe yumuldu. 

     “Göksel Nine neden yıllarca o berbat köyde yaşadı?” diye sordu Ece. Göksel Nine ne kadar iyi kalpli, yardımsever ve cömertse Ülgen köyünün halkı da o kadar sinsi, kıskanç ve fitneydi. Hatta Ece’nin annesi Begüm o köyde yaşayan tek iyi insanın ninesi Göksel olduğuna inanırdı.

     “Göksel Nine’m orada bir görevinin olduğundan söz ederdi kardeşimle bana,” dedi Begüm. “Oradan gidemeyeceğini, öldüğündeyse oraya gömülmek zorunda olduğunu söylerdi bize. Ancak dahasını hiç anlatmadı, biz de niyeyse sormadık.” 

     “Bugün haberlerde Ülgen köyündeki bitkilerin, ağaçların birden öldüğü söyleniyordu. Göksel Nine’nin ölümüyle bunun bir bağlantısı olabilir mi? Bu haberin hemen ardından sen Nine’nin ölümünü haber vermek için beni aradın anne.” Besbelli annesi ve babası bu haberi görmemişti ki birbirlerine şaşkınlıkla bakındılar. 

     “Demek bu yüzden gelmek istedin Ülgen’e,” dedi annesi, belli ki kızının geleceği haberi onu şaşırtmıştı ve başka bir nedeni olduğundan kuşkulanmıştı. 

     “Bitkileri ne kadar sevdiğimi bilirsiniz, bu yüzden biyoloji okuduğumu da,” deyip konuyu tartışmaya kapadı. Ardından annesi bazı akrabalarıyla telefonda görüştü ve köye kaçta gideceklerini belirlemeye çalıştılar. Babasıysa annesinin akrabalarından pek hazzetmediğindendir somurtup oturdu televizyonun karşısına.

     Ertesi sabah 07.30’da Begüm, Ece’yi ve Tuğrul’u uyandırıp kahvaltı hazırlıklarına girişti. Ece yüzünü yıkayıp annesine yardım ederken babası da televizyonda Nemrut’la ilgili bir belgesel izliyordu. Begüm ve Ece de hemen ona katılıp bir yandan kahvaltılarını ederlerken bir yandan da Nemrut’un tepesindeki gündoğumunun ihtişamını seyre daldılar. Kahvaltıları bittiğindeyse hemen arabalarına atlayıp Eskişehir’den Sakarya’ya doğru yol almaya başladılar.

     “Tuğrul, Saniyeler de yola çıkmışlar. Bizi Gümüş Pastanesi’nin orada bekliyorlarmış,” diyen Begüm’ün ardından Saniyelerin kara arabası da peşlerine takılınca Sakarya’ya kadar arabada çalan iç bayıcı Arabesk müzikler eşliğinde sessizce yolculuk ettiler. Sakarya’nın ardından da Ülgen köyüne doğru yol aldıklarında artık müzik kapanmış, devreye yolbulun robotik sesi girmişti.

     “Hedefinize ulaştınız!” diyen robotik kadın sesinin ardından Ece kendini gümüşi göğün altındaki kara evli köyün meydanına atıverdi. İçinden, “Hele şükür!” diye geçiren Ece dışarı atılınca kendini kıyamet senaryolu bir filmde gibi hissetti çünkü ağaçlar kurumuş, çiçekler ve bitkiler solmuş, sanki Ülgen köyü terk edilmiş bir yerleşime dönmüştü. 

   “Tuğrul Abi ne hızlı kullanıyorsun sen arabayı,” diye konuşan Ece’nin Saniye Teyzesi etrafına bakınca dondu kaldı. “Buraya ne olmuş böyle yahu?” 

     “Allah’ım hiçbiriniz mi haber izlemezsiniz!” diye söylenen Ece ilerideki kalabalığı işaret edip oraya doğru yürümeye başladı. “Haberciler, çevreciler ve doğaseverler herhalde bunlar.”

     “Gel Ece, ırmağa doğru gidelim,” diyen Tuğrul’un ardından Begüm, “Biz Göksel Nine’nin evine gidiyoruz, az sonra gelirsiniz,” dedi. Tuğrul el işareti yapıp kızıyla nehre doğru yürüdü.

     
Ece her başını çevirişinde dehşete uğruyordu. Güller solmuş, papatyalar dökülmüş, ağaçlar kurumuş, yeşilce köy gri göğün de etkisiyle karamsar bir görünüme kavuşmuştu. Hepsine karşın tek güzel görünen şey Sakarya Nehri’ydi. Ece ve babası kalabalıktan uzaklaşarak ırmağın etrafın-da dolaşıyor ve hayretlerle köyü süzüyorlardı.

     Az sonra Ece ırmakta bir kıpırtı gördü, tıpkı Eymir’de gördüğü gibi. Babası arkasına bakmadan kaptırmış yürüyorken Ece duraladı ve nehirdeki kıpırtıyı seyretti. Bir süre sonra kıpırtı âdeta fokurtuya dönüşmeye başlamış, sanki nehrin içinden dev bir yaratık çıkacakmışçasına dalgalar peyda oluvermişti. Ece hipnotize olmuş biçimde bu manzara seyrederken az sonra dalgaların içinden yarı şeffaf bir suret fırladı. Üzerinden sürekli su akan, gökçe renkte gözleri olan, belli belirsiz bir kadındı bu.

     “Esenlikler diliyorum Ülgen evladı!” diye yaşlı bir kadın sesi işitti Ece.

     “Konuşan siz misiniz gerçekten?” dedi Ece kekeleyerek, gözlerini kısmış biçimde nehirdeki surete bakıyordu.

     “Evet, benim. Ben Ak Ana’yım,” dedi. “Sense bir Ülgen evladısın. Yoksa yanılıyor muyum? Sen de bu köydekiler gibi Erlik evladı mısın yoksa?” 

     “Ben... dediklerinizi anlamıyorum. Ayrıca siz... nesiniz? Ben hayal görüyorum değil mi?” diye ardı ardına sordu.

     “Hayal görmüyorsun. Beni Eymir’de de görmüştün. Dediğim gibi, ben Ak Ana’yım,” dedi ve sulu saçını savurdu. “Peki sen kimsin? Kimin kulusun?”

     “Ben... Ece Aydın’ım. Ben... kimin kulu muyum? Bu da ne demek?” dedi Ece ve kederle etrafına bakındı. Ölen bitkiler için mi yoksa karşısındaki suretten korkusuna mıdır gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı ancak Ak Ana bunu bitkilerin yok olmasına yordu. 

     “Ne acı değil mi? Son kalemiz de düştü dün,” dedi Ak Ana etrafındaki ölmüş bitkilere bakıyordu.

   “Bu da ne demek?” diye endişeyle sordu Ece, bir yandan da gözü bir kalabalığa, bir de epey uzaklaşmış babasına kayıyordu.

     “Göksel Nine bu köyün son ‘iyi’siydi. O da ölünce Ülgen köyü Erlik köyüne döndü. Onu oysaki bu görevi konusunda uyarmıştık ancak Erlik evlatları pek zalim, pek açgözlüdürler. Ne yazık ki onlara kurban gitti zavallı Göksel Nine,” dedi Ak Ana.

     “Nasıl öldü Göksel Nine’m? Bu durumu düzeltmemiz mümkün müdür?” diye sordu Ece merakla.

     “Ne yazık ki seni buraya yalnızca bitkilere olan sevgin veya merakın getirmedi Ülgen evladı. Senin buraya gelmen senin kaderinde yazılıydı. Buraya geldin çünkü seni bir görev bekliyor,” dedi Ak Ana.

     “Ne görevi? Ne Ülgen’i? Ne Erlik’i? Ben anlamıyorum!” Ak Ana, Ece’yi tatlılıkla süzdü. 

   “Tanrı Ülgen’dir bizleri yaratan, güzellikleri veren, dengeyi sağlayan. Erlik’tir kötülüğü yayan, insanlara fısıldayan, onları yoldan çıkaran. İşte bu köyde Erlik Han’a kurban gitmiştir. Herkes birbirinin ardından dedikodu yapar, büyü yapar, kıskanır, iftira atar, zina eder, çalar ve su-i zan eder. Bir tek Göksel Nine’miz vardı buradaki tek iyi insan, tek iyi ruh. Şimdi onu da öldürdü bu Erlik pislikleri. Oysaki o burada yaşayarak Ülgen’in köyünün helak olmasını önlüyordu. Şimdi onun yokluğunda önce Ülgen köyü; sonra tüm dünya çürüyecek, ölecek ve helak olacaktır,” diye açıkladı Ak Ana. 

     “Bunu ben düzeltebilir miyim peki? Ha?” dedi Ece yaşlı gözlerle.

     “Kendini burada yaşamaya adar, ölene dek burada kalır ve torununun da aynı biçimde burada yaşamasını sağlarsan ancak bu döngü işler ve dünya yok olmaz. O zaman Erlik’in kulu olan pislikler de azalır ve dünya Ülgen’in kullarıyla dolar, cennet peyda olur bu topraklarda,” dedi Ak Ana. “Ne diyorsun Ülgen evladı?”

     “Burada kalacağım,” dedi Ece. Ak Ana, “Güzel,” diye fısıldayıp nehirde kaybolurken kalabalık dağılmış, babası da ona doğru gelmişti. Ardından birlikte cenaze evine gittiler, misafirleri uğurladılar ve Ece artık bu evde yaşayacağını söyledi. Ailesi başta onu ciddiye almadı ancak onlarla eve dönmemeyi kafayı koyunca anladılar kızının ciddi olduğunu. 

     “Düşünüyorum da bir umut diye pamuğa diktiğim fasulyeler hiç çimlenmediydi ben küçükken belki burada bitkilerin yeniden çimlenmesini sağlarım ha?” dedi Ece ve bir tohum ekti.


                                                                                                                             - Ozan Mergen -




Yorumlar

Popüler Yayınlar